Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı, Çanakkale Şehitlerine,Tefsir
Kâmil Bir Mümin İdi Üstadın Kıyafeti Nasıldı
Oca 25

7.1.1937

 

Akif’in mekteb tahsili zamanlarında en açık ve candan görüştüğü Sabri Sözen bey merhumun bize kuvvetle te’mîn ettiğine göre “Mehmed Akif bey içki kullanma­mıştır. Onun nezâheti, terbiyesi, seciyyesi, akranları içinde meseli sair olmuştu. O, bir karıncayı bile incitmedi. Çok temiz, çok hayırhah, çok namuslu bir gençti…”

[Âkif hayâtındna içkiden başka, hattâ sigara ve kahve de içmedi. Vâkâı enfiye çe­kerdi fakat sonradan onu da bıraktı.]

Vefâ, üsthadın en bariz vasfı idi. O, bu dünyâya gözlerini yumuncaya kadar dostlarını unutmadı, unutamadı.

Âkif, hayâtında bir kere bile kendisini düşünmedi, hep cem’iyyeti için yaşadı, in-saniyyet ve milleti için yaşadı. Bütün şiirleri (Diğergâm) dır. Yüksek faziletlerine şa­hidi tamdır.

O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pâre pâre sıhhatini, varlığım eri­terek yazdı. İnandı; yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samîmiyyeti Akif’in umde-i hayâtı idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhaatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi.

Artık muhaatab Akif’indir.

Mütevâziydi. “Üstâd, hazret, beyefendi…” gibi elfâzı hürmetten sıkılır, ma’sum bir kız gibi utanırdı.

Sadeliği severdi, Merdüm giriz idi. Vahdetten hoşlanırdı. Teşrifat, merasim iğ­rendiği şeylerdi. Riyakârlık, yalancılık, hilekârlık, kanaatsizlik, karektersizlik onun büyük düşmanları idi ki yazılarında en çok onlarla mücâdele etmiştir.

O koca âlem, o büyük âlim saf ve ma’sum bir çocuk gibi söylenene inanırdı. Yü­zünden kendisini seven, fakat arkasından riyakârlıkla ona söğen ba’zı adamlar vardı ki ölünceye kadar üstadın kalbinde sevgi ile yaşadı.

Maamafih o şahsının düşmanlığına aldırış eder bir adam da değildi.

Hiç unutmam: Samih Rif’at bey merhum2 üstadın sevemediği bir adamı koluna takarak -güya Akif’le barıştırmak için- onun bulunduğu bir yere getirmişti. Üstâd o zâti karşısından görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı. Bir daha dön­medi. Ben, bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman şöyle cevab vermişti:

  Evet, ayıp ettim. Sâmih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma söğdü o. Basri, Basri, o, benim evlâdımı öldürseydi bel­ki affedebilirdim. Haanümanımı söndiirseydi yine affedebilirdim. Daha ileri gide­yim. Alâmeleinnâs benim yüzüme tükürseydi yine geçebilirdim, madem ki bana gel­miştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o, benim mukaddesatıma söğdii, mu­kaddesatıma söğdü!

* * *

8.1.1937

 

Şair Tevfik Fikretle aralarının açılması da o yüzden olmuştur. Fikret, resmî me’muriyyetinden gayz-ü nefretle çekildikten sonra Robert Kolej’e muallim olmuş­tu. Bu mekteb protestanlanndı.

O vakit vatan içinde körpe dimağları zehirlediği söylenen bu mektebi Âkif sev­mezdi. İş bununla kalmadı, Fikret şahıslara karşı olan kînini daha ziyâde teşmile ça­lıştı. Çünkü muhalif olmuştu. En çok sevdiği arkadaşları bile ona:

 

Kopsun seni Fikret diye alkışlayan eller!

 

diyorlardı.

 

“Süleyman Nazif’in Akif‘e âid kitabında da bu hususta hayli muhakemeler vardır. Fakat, ben söyleyeyim ki: Tevfik Fikret son nefesinde tam bir müslüman olarak öl­müştür3. O, mülhidâne bir eser yazdığına ne derece nadim olmuşsa Mehmed Akif de ona çattığına ölünceye kadar öylece müteessir olmuştu. Allah hepsine rahmet etsin4.

 

9.1.1937

 

Âkif bey hayâtında eğilmedi, gerek istibdad devrinde, gerek meşrutiyyet senele­rinde açlığa rızâ gösterdi, kimseye eyvallah etmedi.

Umumî seferberlik zamanı idi, Âkif bir arkadaşı ile birlikte oturmuş, kuru fasul-ya aşı yiyordu. Nezâret erkânından biri çıkageldi. Selâm teblîğ etti. Yazılarında o de­rece ileri gitmemesini nâzikçe söylemek istedi, Âkif pürhiddet dedi ki:

— Nazırına söyle; kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi sustura­mazlar. Ben fasulya aşı yemeğe râzi olduktan sonra kimseden korkmam!

 

10.1.1937

 

Üstad bütün hayâtını fakr-ü zarruret içinde geçirdi. Böyleyken hâlinden şikâyet etitğini ne ben ne de diğer yakınları duydu. Zavallının babası -Âkif, 14 yaşında iken-ölmüş, İstanbul’daki evceğizleri de yangında eşyasiyle birlikte yanmıştı. O, hep ki­ralık evlerde oturdu.

Bununla beraber kendisi gayet cömerd idi. Kesesinde kaç kuruşu varsa istiyene ve istemiyene dağıtırdı.

Hiç unutmam, bir akşam bizi Ankara’da evine çay ıçmığe çağırmıştı. Biz gitmek üzere iken o, koşa koşa bize geldi, dedi ki: “Bu akşam çayı sizde içe­ceğiz.”

Ben tabîî memnun oldum. Fakat bunun sebebini de anlamak isterdim. Sordum, gülerek dedi ki:

  Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler!

O oda ki mefruşatı zâten o tek kilimden ibaretti ve o tek kilimi bir fakire veren de kendisi idi!

* * *

Müdhiş bir kış günündeyiz. Akif’i kır bir caketle görüyoruz. Üşüyor. Hissettirme-meye çalışıyor. Tahkîk ettim; Paltosunu evin kapısına gelen çıplak bir fakîre giydir­miş!

Evet, o zaman Âkif 150-180 lira kadar Meb’usluk tahsisatı alıyordu. Fakat o, “bir istasyon, para bir tren”di. Cömerdliği îsâr derecesine yükselmişti.

Bir gün Akif’i ba’zı arkadaşları Maarif vekili seçtirmiye kalktılar. Üstâd işitmiş, kıyameti kopardı. Diyordu ki:

  Ben kendimi ve evimi bile idare etmekten âcizim. Koskoca bir vekâleti nasıl yaparım? Üstüme düşerseniz meb’usluğu da atarım!

Filhakika üstadımız Âkif hususî hayâtında çok halîm ve nâzikti. O, belki idare adamı olamazdı.

Onun dünyâda biricik emeli bu milletin çocuklarına ilk tahsillerinden i’tibâren sâ­de, güzel şiirler yazmak, İstiklâl harbi destanını nazmetmek, Hacetülveda’ tasvir ey­lemekti.

Birinci meclisin hitâmından sonra Burhaniye’nin Pelit köyüne yerleşecek, gıya­ben sevdiği Mehmed Câvid5 ona bir “bakla aşı” te’min edecek, üstâd da denize na­zır, sakin ve âsûde evceğizinde bu millete şiirler yazacaktı. O, bu hülya ile ne kadar sevindi, ne kadar sevnidi!

Üstadın Seyfi Baba başlıklı şiirinde bu hasta ve ihtiyar adama para vermek istedi­ği hâlde muvaffak olamadığından dolayı kopardığı şu feryâd çok hazin değil midir?

 

Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede; Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde! O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî: Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsaydı!

Birinci Büyük Millet Meclisinde, Burdur meb’usu olan üstad, zaman zaman dâ­iremi intihaabiyesi halkının müracaatları karşısında kalır, bunlardan sıkılırdı. Çünkü: İs’aflarını recâ etmek için vekâletler nezdinde teşebbüslerde bulunmak lâzımdı. O, kendini daire müdürlerine ne diye parazanta edecekti? Ayıb değil miydi! Bu, kendi kendine zât-ü zaman vermek değil mi idi?

Onu sevenler yapacağı işleri yapıverirlerdi. Bir gün Burdur’un kaza olması hak­kında ez kaza kuvvetli bir teklif gelip çattı! Akif’i görmeli idiniz! O dâire-i intihabiy-yesini henüz tanımamıştı bile! Ne diyecekti? Kendisini gıyabında seçenlerin hukuku­nu nasıl müdâfaa edecekti? Bu vaz’iyyet karşısında seyirci kalabilir miydi? Üstad is-ti’faya kıyam etti, güç hâl ile vaz geçirdik. Kendisini seven bütün arkadaşları o hâdi­sede adetâ birer Burdur meb’usu kesildiler, kazadan da kurtulduk.

gönderen intibah \\ etiketler: ,

One Response to “Ahlakı, Seciyyesi”

  1. Baz Says:

    […] edersiniz bunuda d

Yorum Gönder

You must be Bağlan to post a comment.