7.1.1937
Akif’in mekteb tahsili zamanlarında en açık ve candan görüştüğü Sabri Sözen bey merhumun bize kuvvetle te’mîn ettiğine göre “Mehmed Akif bey içki kullanmamıştır. Onun nezâheti, terbiyesi, seciyyesi, akranları içinde meseli sair olmuştu. O, bir karıncayı bile incitmedi. Çok temiz, çok hayırhah, çok namuslu bir gençti…”
[Âkif hayâtındna içkiden başka, hattâ sigara ve kahve de içmedi. Vâkâı enfiye çekerdi fakat sonradan onu da bıraktı.]
Vefâ, üsthadın en bariz vasfı idi. O, bu dünyâya gözlerini yumuncaya kadar dostlarını unutmadı, unutamadı.
Âkif, hayâtında bir kere bile kendisini düşünmedi, hep cem’iyyeti için yaşadı, in-saniyyet ve milleti için yaşadı. Bütün şiirleri (Diğergâm) dır. Yüksek faziletlerine şahidi tamdır.
O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pâre pâre sıhhatini, varlığım eriterek yazdı. İnandı; yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samîmiyyeti Akif’in umde-i hayâtı idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhaatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi.
Artık muhaatab Akif’indir.
Mütevâziydi. “Üstâd, hazret, beyefendi…” gibi elfâzı hürmetten sıkılır, ma’sum bir kız gibi utanırdı.
Sadeliği severdi, Merdüm giriz idi. Vahdetten hoşlanırdı. Teşrifat, merasim iğrendiği şeylerdi. Riyakârlık, yalancılık, hilekârlık, kanaatsizlik, karektersizlik onun büyük düşmanları idi ki yazılarında en çok onlarla mücâdele etmiştir.
O koca âlem, o büyük âlim saf ve ma’sum bir çocuk gibi söylenene inanırdı. Yüzünden kendisini seven, fakat arkasından riyakârlıkla ona söğen ba’zı adamlar vardı ki ölünceye kadar üstadın kalbinde sevgi ile yaşadı.
Maamafih o şahsının düşmanlığına aldırış eder bir adam da değildi.
Hiç unutmam: Samih Rif’at bey merhum2 üstadın sevemediği bir adamı koluna takarak -güya Akif’le barıştırmak için- onun bulunduğu bir yere getirmişti. Üstâd o zâti karşısından görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı. Bir daha dönmedi. Ben, bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman şöyle cevab vermişti:
— Evet, ayıp ettim. Sâmih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma söğdü o. Basri, Basri, o, benim evlâdımı öldürseydi belki affedebilirdim. Haanümanımı söndiirseydi yine affedebilirdim. Daha ileri gideyim. Alâmeleinnâs benim yüzüme tükürseydi yine geçebilirdim, madem ki bana gelmiştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o, benim mukaddesatıma söğdii, mukaddesatıma söğdü!
* * *
8.1.1937
Şair Tevfik Fikretle aralarının açılması da o yüzden olmuştur. Fikret, resmî me’muriyyetinden gayz-ü nefretle çekildikten sonra Robert Kolej’e muallim olmuştu. Bu mekteb protestanlanndı.
O vakit vatan içinde körpe dimağları zehirlediği söylenen bu mektebi Âkif sevmezdi. İş bununla kalmadı, Fikret şahıslara karşı olan kînini daha ziyâde teşmile çalıştı. Çünkü muhalif olmuştu. En çok sevdiği arkadaşları bile ona:
Kopsun seni Fikret diye alkışlayan eller!
diyorlardı.
“Süleyman Nazif’in Akif‘e âid kitabında da bu hususta hayli muhakemeler vardır. Fakat, ben söyleyeyim ki: Tevfik Fikret son nefesinde tam bir müslüman olarak ölmüştür3. O, mülhidâne bir eser yazdığına ne derece nadim olmuşsa Mehmed Akif de ona çattığına ölünceye kadar öylece müteessir olmuştu. Allah hepsine rahmet etsin4.
9.1.1937
Âkif bey hayâtında eğilmedi, gerek istibdad devrinde, gerek meşrutiyyet senelerinde açlığa rızâ gösterdi, kimseye eyvallah etmedi.
Umumî seferberlik zamanı idi, Âkif bir arkadaşı ile birlikte oturmuş, kuru fasul-ya aşı yiyordu. Nezâret erkânından biri çıkageldi. Selâm teblîğ etti. Yazılarında o derece ileri gitmemesini nâzikçe söylemek istedi, Âkif pürhiddet dedi ki:
— Nazırına söyle; kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulya aşı yemeğe râzi olduktan sonra kimseden korkmam!
10.1.1937
Üstad bütün hayâtını fakr-ü zarruret içinde geçirdi. Böyleyken hâlinden şikâyet etitğini ne ben ne de diğer yakınları duydu. Zavallının babası -Âkif, 14 yaşında iken-ölmüş, İstanbul’daki evceğizleri de yangında eşyasiyle birlikte yanmıştı. O, hep kiralık evlerde oturdu.
Bununla beraber kendisi gayet cömerd idi. Kesesinde kaç kuruşu varsa istiyene ve istemiyene dağıtırdı.
Hiç unutmam, bir akşam bizi Ankara’da evine çay ıçmığe çağırmıştı. Biz gitmek üzere iken o, koşa koşa bize geldi, dedi ki: “Bu akşam çayı sizde içeceğiz.”
Ben tabîî memnun oldum. Fakat bunun sebebini de anlamak isterdim. Sordum, gülerek dedi ki:
— Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler!
O oda ki mefruşatı zâten o tek kilimden ibaretti ve o tek kilimi bir fakire veren de kendisi idi!
* * *
Müdhiş bir kış günündeyiz. Akif’i kır bir caketle görüyoruz. Üşüyor. Hissettirme-meye çalışıyor. Tahkîk ettim; Paltosunu evin kapısına gelen çıplak bir fakîre giydirmiş!
Evet, o zaman Âkif 150-180 lira kadar Meb’usluk tahsisatı alıyordu. Fakat o, “bir istasyon, para bir tren”di. Cömerdliği îsâr derecesine yükselmişti.
Bir gün Akif’i ba’zı arkadaşları Maarif vekili seçtirmiye kalktılar. Üstâd işitmiş, kıyameti kopardı. Diyordu ki:
— Ben kendimi ve evimi bile idare etmekten âcizim. Koskoca bir vekâleti nasıl yaparım? Üstüme düşerseniz meb’usluğu da atarım!
Filhakika üstadımız Âkif hususî hayâtında çok halîm ve nâzikti. O, belki idare adamı olamazdı.
Onun dünyâda biricik emeli bu milletin çocuklarına ilk tahsillerinden i’tibâren sâde, güzel şiirler yazmak, İstiklâl harbi destanını nazmetmek, Hacetülveda’ tasvir eylemekti.
Birinci meclisin hitâmından sonra Burhaniye’nin Pelit köyüne yerleşecek, gıyaben sevdiği Mehmed Câvid5 ona bir “bakla aşı” te’min edecek, üstâd da denize nazır, sakin ve âsûde evceğizinde bu millete şiirler yazacaktı. O, bu hülya ile ne kadar sevindi, ne kadar sevnidi!
Üstadın Seyfi Baba başlıklı şiirinde bu hasta ve ihtiyar adama para vermek istediği hâlde muvaffak olamadığından dolayı kopardığı şu feryâd çok hazin değil midir?
Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede; Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde! O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî: Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsaydı!
Birinci Büyük Millet Meclisinde, Burdur meb’usu olan üstad, zaman zaman dâiremi intihaabiyesi halkının müracaatları karşısında kalır, bunlardan sıkılırdı. Çünkü: İs’aflarını recâ etmek için vekâletler nezdinde teşebbüslerde bulunmak lâzımdı. O, kendini daire müdürlerine ne diye parazanta edecekti? Ayıb değil miydi! Bu, kendi kendine zât-ü zaman vermek değil mi idi?
Onu sevenler yapacağı işleri yapıverirlerdi. Bir gün Burdur’un kaza olması hakkında ez kaza kuvvetli bir teklif gelip çattı! Akif’i görmeli idiniz! O dâire-i intihabiy-yesini henüz tanımamıştı bile! Ne diyecekti? Kendisini gıyabında seçenlerin hukukunu nasıl müdâfaa edecekti? Bu vaz’iyyet karşısında seyirci kalabilir miydi? Üstad is-ti’faya kıyam etti, güç hâl ile vaz geçirdik. Kendisini seven bütün arkadaşları o hâdisede adetâ birer Burdur meb’usu kesildiler, kazadan da kurtulduk.
One Response to “Ahlakı, Seciyyesi”
Yorum Gönder
You must be Bağlan to post a comment.

Eylül 1st, 2008 at 10:36
[…] edersiniz bunuda d